‘İnsanoğlunun’ diye başlayacaktım yazıya, bir an düşünüp bu kelimeyle başlamaktan vazgeçtim.
Çünkü insanlara, “Artık dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman savaş olmamasını ister miydiniz?” şeklinde bir soruyu, teker teker yöneltecek olsak; inanıyorum ki toplamda ‘insanoğlu’ kavramının buna vereceği cevap, aksi küçük bir oran dahi oluşturamaksızın ‘evet’ olurdu.
O yüzden şöyle başlayacağım: Devletleri yöneten sınırlı sayıda yetkilinin ‘savaş’ kavramını sonsuza kadar geride bırakacağı, bundan vazgeçeceği bir dönem yaşanacak mı?
Böyle bir şeyin gerçekleşmesi, benim olduğu kadar, aslında tüm insanlığın ütopyasıdır kanaatindeyim.
Bu temel arzumu ifade etmeden, gündem üzerine ne yazsam içim rahat etmezdi.
Artık yazmaya devam edebilirim.
Öncelikle ifade etmeliyim ki; böyle bir ütopyanızın olması, varlığınıza yönelmiş bir tehdide karşı pasif kalmanızı şart koşmaz.
Ayrıca ‘savaş olmasın’ dileğinizi bir kenara bırakmak zorunda kaldığınız zamanlarda dahi; bu hayalinizden caymayıp onu halen muhafaza edebilirsiniz.
Konum doğrudan bu olmadığı için ayrıntılarına girmeyeceğim.
Ama bu söylemimi, ‘zaman zaman olumsuz davranışlarda bulunmak zorunda kalsanız da’ bu; ‘iyi şeyler yapmak gerekir inancının doğru olmadığı, ebedi olarak terk edileceği anlamına gelmez’ şeklinde bir örnekle de destekliyorum.
Başka bir zaman daha teferruatlı işlerim bu konuyu.
Günümüz uygarlığında ‘savaş’ kavramı henüz geride bırakılabilmiş değil.
Sizin tek taraflı olarak böyle bir karara varmanız da bir şey ifade etmez.
Dolayısıyla, olabilecek saldırılara karşı varlığınızı müdafaa edebilmek için, her an hazırlıklı olmanız şart. Bu bireyler için de, devletler için de böyle.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Afrin’de sürdürdüğü Zeytindalı Harekatı’nı bu bağlamda değerlendiriyorum.
Zaten bizim devlet adamlarımızın, askeri erkanımızın, “Kimsenin bir karış toprağında gözümüz yok” sözleri, Türk devleti olarak olaya bakış açımızı özetliyor.
Şöyle de bir ‘gerçek’ var ki; geçmişten bugüne, Türkiye üzerinde hesapları olan birtakım güçler, bu hesaplar üzerinden yol almaktalar.
‘Hesap’ derken de; topraklarımızın – en azından Güneydoğu bölgemizin, İstanbul’un, İzmir’in – elimizden alınmasından bahsediyorum. En çoğu ise; Türkiye’nin topyekun ele geçirilmesi ve İslam aleminin en güçlü devleti olan Türk devletinin tamamen yok edilmesidir.
Yukarıda geçen ‘gerçek’ ibaresini bilerek kullandım.
Ülke ve dünya meselelerine, dini inanışların bu konulara ne tür yaklaşımlar içinde bulunduğuna – etki ettiğine yeterince ilgi duymayan, kafa yormayan arkadaşlarımız durumdan haberdar olmayabilirler.
O yüzden bu konuya biraz değinmek istiyorum.
Örneğin, Yahudilerin Arz-ı Mev’ud inancına göre (vaat edilmiş topraklar); gelecekte Büyük İsrail kurulacak ve bu devletin sınırları, içinde Fırat Nehri, yani bizim topraklarımız da yer alacaktır. Yani, neredeyse tüm Güneydoğu illerimiz de…
Vaat edilmiş topraklar kavramı, siyasi bir söylem değil, Yahudilerin Tevrat ve Zebur’u da kapsayan, Hıristiyanlarca da kabul edilen kutsal kitabı Tanah’da geçen dini bir söylemdir. (Tevrat, Yahudilerce Tanah’ın ilk beş bölümüne verilen isimdir.)
Ve söz konusu toprakları – Yahudi inancına göre – kendilerine Tanrı vaat etmiştir!
“Size, İsrail halkına vereceğim ülkeye girin. Musa’ya söylediğim gibi, ayak basacağınız her yeri size veriyorum. Sınırlarınız çölden Lübnan’a, büyük Fırat Irmağı’ndan, Batı’daki Akdeniz’e kadar uzanacak. Yaşamın boyunca hiç kimse sana karşı koyamayacak. Nasıl Musa ile birlikte oldumsa, seninle de birlikte olacağım”
“Hoppalaa! Nereden çıktı bu! ” demeyin.
Bu satırlar Tanah 17. kısımda yer alan sözler. Buraya birebir taşıdım. Ve bu sözler (Yahudilere göre Tanrı’nın söylemleri) Türkiye’yi de doğrudan ilgilendirmekte!
Buyurun buradan!
Ve Ortadoğu’da yaşananları, Türkiye’nin ‘ülkemize yönelik ciddi tehdit var’ söylemini şimdi bir kez daha değerlendirin.
Kullanmış olduğum ‘gerçek’ ibaresini de lütfen yeniden hatırlayın!
ABD ve İsrail’in askeri ve maddi destek vererek açıkça, Avrupa’nın da Türkiye karşıtlığı sergileyerek; Suriye içinde, sınırlarımız boyunca uzanan yapay bir Kürt devleti oluşturma çabaları ve bu yöndeki ısrarları, işte bu Arz-ı Mev’ud inancının gerçekleştirilmesine yönelik adımlardan başka bir şey değildir.
Türkiye’nin Afrin’de sürdürdüğü Zeytindalı Harekatı da; YPG, PYD, PKK gibi taşeron unsurları hedef almakla birlikte; bu batıl inancın etkisiyle var olacak oluşumların, vatan topraklarımıza da sıçratılmadan engellenmesini sağlamaktır.
Ülke içinde de bazı çevrelerin “Ne işimiz var orada. Askerlerimiz boşu boşuna, pisi pisine ölüyorlar” türünden sözleri; o yüzden bilinçsizce sarf edilen sözlerdir. Ve ne yazık ki; ABD, İsrail ya da doğrudan Hıristiyan ağzıdır. Çünkü onlar da, bu harekatı zayıf düşürmek için aynı sözleri sarf etmektedirler.
Afrin’de hayatlarını kaybeden tüm askerlerimiz şehit, yaralananlar ise gazidir. Allah’tan, bu bölgede çetin şartlarda savaşmayı sürdüren askerlerimize yardımcı olmasını dilerim.
Ve dilerim ki; insanlık batıl – ilkel inanç ve alışkanlıklarını çok geç kalmadan geride bırakıp; yer yüzü nimetlerinden hep birlikte istifade ederek, dünyanın sonu gelinceye kadar barış ve huzur içerisinde yaşayabilsin…